İlahi Aşkın Kırk Kuralı

“Başlı başına bir dünyadır aşk.
Ya tam ortasındasındır, merkezinde
Ya da dışındasındır, hasretinde…”

Kitap okumayı bırakın başını kaşımaya vakit bulamayan birisi olarak –hem de gözle görünür hiçbir iş yapmadığım halde- sonunda Elif Şafak’ın Aşk adlı kitabını okuma fırsatı buldum. Bir çırpıda bitirdiğim bu kitap beni derin düşüncelere itti (eminim okuyan diğer herkesi de benzer düşüncelere yöneltmiştir).

Kitapta bir yandan Ella adlı karakterin aşk hayatına izleyici oluyor, diğer yanda Mevlana ve Şems Tebrizi’nin ilahi aşklarına hayret ediyorsunuz. Okudukça bir sürü düşünce dönüyor kafanızda. Aşk hayatınızı (hem ilahi hem dünyevi :)) bir daha gözden geçiriyorsunuz. Kısaca kitabın etkisine giriyor ve göz açıp kapatıncaya kadar tüm hikayeyi yaşıyorsunuz…

Kitapta beni derinden etkileyen “tasavvuf” kısmı oldu. İlahi Aşk üzerine düşünme ihtiyacı duydum hala da düşünmekteyim. Bir sürü “acaba?” sorusuyla teste tabi tuttum kendimi. Sonuç pek iç açıcı değildi :) Hayırlısı…

Kitapta öne çıkan; Şems’in “Gönlü geniş ve ruhu gezgin sufi meşreplilerin kırk kuralı“nı sizlerle de paylaşmak istedim. Bu kırk kuralı vermeden önce şunu da belirtmek istiyorum: Bu kurallar Şems’in yazdığı kurallar değil tamamen yazarın kurgusu. Gerçekten Şems’in kuralları olduğunu düşünenler olmuş bunu da not edeyim dedim :)

Ve işte gönlü geniş ve ruhu gezgin sufi meşreplilerin kırk kuralı:

Birinci Kural: Yaradanı hangi kelimelerle tanımladığımız, kendimizi nasıl gördüğümüze ayna tutar. Şayet Tanrı dendi mi öncelikle korkulacak, utanılacak bir varlık geliyorsa aklına, demek ki sende korku ve utanç içindesin çoğunlukla. Yok eğer Tanrı dendi mi evvele aşk, merhamet ve şefkat anlıyorsan, sende de bu vasıflardan bolca mevcut demektir.

İkinci Kural: Hak Yolu’nda ilerlemek yürek işidir, akıl işi değil. Kılavuzun daima yüreğin olsun, omzun üstündeki kafan değil. Nefsini bilenlerden ol, silenlerden değil!

Üçüncü Kural: Kuran dört seviyede okunabilir. İlk seviye zahire manadır. Sonraki batıni mana. Üçüncü batıninın batınisıdır. Dördüncü seviye o kadar derindir ki kelimeler kifayesiz kalır tarif etmeye.

Dördüncü Kural: Kainattaki her zerrede Allah’ın sıfatlarını bulabilirsin, çünkü O camide, mescitte, kilisede, havrada değil her an her yerdedir. Allah’ı görüp yaşayan olmadığı gibi O’nu görüp ölen de yoktur. Kim O’nu bulursa sonsuza dek O’nda kalır.

Beşinci Kural: Aklın kimyası ile aşkın kimyası başkadır. Akıl temkinlidir. Korka korka atar adımlarını. ‘Aman sakın kendini’ diye tembihler. Halbuki aşk öyle mi? Onun tek dediği: ‘bırak kendini, ko gitsin!’ Akıl kolay kolay yıkılmaz. Aşk ise kendini yıpratır, harap düşer. Halbuki hazineler ve defineler yıkıntılar arasında olur. Ne varsa harap bir kalpte var!

Altıncı Kural: Şu dünyada çatışma, önyargı ve husumetlerin çoğu dilden kaynaklanır. Sen sen ol, kelimelere fazla takılma. Aşk diyarında dil zaten hükmünü yitirir. Aşık dilsiz olur.

Yedinci Kural: Şu hayatta tek başına inzivada kalarak, sadece kendi sesinin yankısını duyarak, Hakikat’i keşfedemezsin. Kendini ancak bir başka insanın aynasında tam olarak görebilirsin.

Sekizinci Kural: Başına ne gelirse gelsin, karamsarlığa kapılma. Bütün kapılar kapansa bile, sonunda O sana kimsenin bilmediği bir patika açar. Sen şu anda göremesen de, dar geçitler ardında nice cennet bahçeleri var. Şükret! İstediğini elde edince şükretmek kolaydır. Sufi, dileği gerçekleşmediğinde de şükredebilendir.

Dokuzuncu Kural: Sabretmek öyle durup beklemek değil, ileri görüşlü olmak demektir. Sabır nedir? Dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü tahayyül edebilmektir. Allah aşıkları sabrı gülbeşeker gibi tatlı tatlı emer, hazmeder. Ve bilirler ki, gökteki ayın hilalden dolunaya varması için zaman gerekir.

Onuncu Kural: Ne yöne gidersen git, -Doğu, Batı, Kuzey ya da Güney -çıktığın her yolculuğun içine doğru bir seyahat olarak düşün! Kendi içine yolculuk eden kişi sonunda arzı dolaşır.

On Birinci Kural: Ebe bilir ki sancı çekilmeden doğum olmaz, ana rahminden bebeğe yol açılmaz. Senden yepyeni ve taptaze bir “Sen” zuhur edebilmesi için zorluklara, sancılara hazır olman gerekir.

On İkinci Kural: Aşk bir seferdir. Bu sefere çıkan her yolcu, istese de istemese de tepeden tırnağa değişir. Bu yollara dalıp da değişmeyen yoktur.

On Üçüncü Kural: Şu dünyada semadaki yıldızlardan daha fazla sayıda sahte hoca şeyh şıh var. Hakiki mürşit seni kendi içine bakmaya ve nefsini aşıp kendindeki güzellikleri bir bir keşfetmeye yönlendirir. Tutup da ona hayran olmaya değil.

On Dördüncü Kural: Hakk’ın karşısına çıkardığı değişimlere direnmek yerine, teslim ol. Bırak hayat sana rağmen değil seninle beraber aksın. “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir” diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?

On Beşinci Kural: “Allah, içte ve dışta her an hepimizi tamama erdirmekle meşguldur. Tek tek hepimiz tamamlanmamış bir sanat eseriyiz. Yaşadığımız her hadise, attığımız her badire eksiklerimizi gidermemiz için tasarlanmıştır. Rab noksanlarımızla ayrı ayrı uğraşır çünkü beşeriyet denen eser, kusursuzluğu hedefler.”

On Altıncı Kural: Kusursuzdur ya Allah, O’nu sevmek kolaydır. Zor olan hatasıyla sevabıyla fani insanları sevmektir. Unutma ki kişi bir şeyi ancak sevdiği ölçüde bilebilir. Demek ki hakikaten kucaklamadan ötekini, Yaradan’dan ötürü yaratılanı sevmeden, ne layıkıyla bilebilir, ne layıkıyla sevebilirsin.

On Yedinci Kural: Esas kirlilik, dışta değil içte, kisvede değil kalpte olur. Onun dışındaki her leke ne kadar kötü görünürse görünsün, yıkandı mı temizlenir, suyla arınır. Yıkamakla çıkmayan tek pislik kalplerde yağ bağlamış haset ve art niyettir.

On Sekizinci Kural: Tüm kainat olanca katmanları ve karmaşasıyla insanın içinde gizlenmiştir. Şeytan dışımızda bizi ayartmayı bekleyen korkunç bir mahluk değil, bizzat içimizde bir sestir. Şeytanı kendinde ara; dışında, başkalarında değil. Ve unutma ki nefsini bilen Rabbini bilir. Başkalarıyla değil, sadece kendiyle uğraşan insan, sonunda mükafat olarak Yaradan’ı tanır.

On Dokuzuncu Kural: Başkalarından saygı, ilgi ya da sevgi bekliyorsan, önce sırasıyla kendine borçlusun bunları. Kendini sevmeyen birinin sevilmesi mümkün değildir. Sen kendini sevdiğin halde dünya sana diken yolladı mı sevin. Yakında gül yollayacak demektir.

Yirminci Kural: Yolun ucunun nereye varacağını düşünmek beyhude bir çabadan ibarettir. Sen sadece atacağın ilk adımı düşünmekle yükümlüsün. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

Yirmi Birinci Kural: Hepimiz farklı sıfatlarla sıfatlandırıldık. Şayet Allah herkesin tıpatıp aynı olmasını isteseydi, hiç şüphesiz öyle yapardı. Farklılıklara saygı göstermemek, kendi doğrularını başkalarına dayatmaya kalkmak, Hak’ın mukaddes nizamına saygısızlık etmektir.

Yirmi İkinci Kural: Hakiki Allah aşığı bir meyhaneye girdi mi orası ona namazgah olur. Ama bekri aynı namazgaha girdi mi orası ona meyhane olur. Şu hayatta ne yaparsak yapalım, niyetimizdir farkı yaratan, suret ile yaftalar değil.

Yirmi Üçüncü Kural: Yaşadığımız hayat elimize tutuşturulmuş rengarenk ve emanet bir oyuncaktan ibaret. Kimisi oyuncağı o kadar ciddiye alır ki ağlar, perişan olur onun için. Kimisi eline alır almaz şöyle bir kurcalar oyuncağı, kırar ve atar. Ya aşırı kıymet verir, ya kıymet bilmeyiz. Aşırılıklardan uzak dur. Sufi ne ifrattadır ne tefritte. Sufi daima orta yerde…

Yirmi Dördüncü Kural: Madem ki insan eşref-i mahlukattır, yani varlıkların en şereflisi, attığı her adımda Allah’ın yeryüzündeki halifesi olduğunu hatırlayarak, buna yakışır soylulukta hareket etmelidir. İnsan yoksul düşse, iftiraya uğrasa, hapse girse, hatta esir olsa bile, gene de başı dik, gözü pek, gönlü emin bir halife gibi davranmaktan vazgeçmemelidir.

Yirmi Beşinci Kural: Cenneti ve cehennemi illa ki gelecekte arama. İkisi de şu an burada mevcut. Ne zaman birini çıkarsız, hesapsız ve pazarlıksız sevmeye başarsak, cennetteyiz aslında. Ne vakit birileriyle kavgaya tutuşsak; nefrete, hasede ve kine bulaşsak, tepetaklak cehenneme düşüveririz.

Yirmi Altıncı Kural: Kainat yekvücut, tek varlıktır. Her şey ve herkes görünmez iplerle birbirine bağlıdır. Sakın kimsenin ahını alma; bir başkasının hele hele senden zayıf olanın canını yakma. Unutma ki dünyanın öte ucunda tek bir insanın kederi, tüm insanlığı mutsuz edebilir. Ve bir kişinin saadeti, herkesin yüzünü güldürebilir.

Yirmi Yedinci Kural: Şu dünya bir dağ gibidir, ona nasıl seslenirsen o da sana sesleri öyle aksettirir. Ağzından hayırlı bir laf çıkarsa, hayırlı bir laf yankılanır. Şer çıkarsa, sana gerisin geri şer yankılanır. Öyleyse kim ki senin hakkında kötü konuşur, sen o insan hakkında kırk gün kırk gece sadece güzel sözler et. Kırk günün sonunda göreceksin her şey değişmiş olacak. Senin gönlün değişirse, dünya değişir.

Yirmi Sekizinci Kural: Geçmiş zihinlerimiz kaplayan bir sis bulutundan ibaret. Gelecek ise başlı başına bir hayal perdesi. Ne geleceğimizi bilebilir, ne geçmişimizi değiştirebiliriz. Sufi daima şu an’ın hakikatini yaşar.

Yirmi Dokuzuncu Kural: Kader, hayatımızın önceden çizilmiş olması demek değildir. Bu sebepten” ne yapalım kaderimiz böyle “ deyip boyun bükmek cehalet göstergesidir. Kader yolun tamamı değil sadece yol ayırımlarını verir. Güzergah bellidir ama dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse ne hayatın hakimisin, ne de hayat karşısında çaresizsin.

Otuzuncu Kural: Hakiki Sufi öyle biridir ki başkaları tarafından kınansa, ayıplansa, dedikodusu yapılsa, hatta iftiraya uğrasa bile, o ağzını açıp da kimse hakkında tek kelime kötü laf etmez. Sufi kusur görmez. Kusur örter.

Otuz Birinci Kural: Hakk’a yaklaşabilmek için kadife gibi bir kalbe sahip olmalı. Her insan şu veya bu şekilde yumuşamayı öğrenir. Kimi bir kaza geçirir, kimi ölümcül bir hastalık; kimi ayrılık acısı çeker; kimi maddi kayıp… Hepimiz kalpteki katılıkları çözmeye fırsat veren badireler atlatırız. Ama kimimiz bundaki hikmeti anlar ve yumuşar; kimimiz ise, ne yazık ki daha da sertleşerek çıkar.

Otuz İkinci Kural: Aranızdaki bütün perdeleri tek tek kaldır ki, Tanrı’ya saf bir aşkla bağlanabilesin. Kuralların olsun ama kurallarını başkalarını dışlamak yakut yargılamak için kullanma. Bilhassa putlardan uzak dur, dost. Ve sakın kendi doğrularını putlaştırma. İnancın büyük olsun ama inancınla büyüklük taslama!

Otuz Üçüncü Kural: Bu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken sen HİÇ ol. Menzilin yokluk olsun. İnsanın çömlekten farkı olmamalı. Nasıl çömleği tutan dışındaki biçim değil, içindeki boşluk ise, insanı ayakta tutan da benlik zannı değil, hiçlik bilincidir.

Otuz Dördüncü Kural: Hakk’a teslimiyet ne zayıflık ne edilgenlik demektir. Tam tersine, böylesi bir teslimiyet son derece güçlü olmayı gerektirir. Teslim olan insan çalkantılı ve girdaplı sularda debelenmeyi bırakır; emin bir beldede yaşar.

Otuz Beşinci Kural: Şu hayatta ancak tezatlarla ilerleyebiliriz. Mümin içindeki münkirle tanışmalı, Tanrıya inanmayan kişi ise içindeki inananla. İnsan-ı Kamil mertebesine varana kadar gıdım gıdım ilerler kişi. Ve ancak tezatları kucaklayabildiği ölçüde olgunlaşır.

Otuz Altıncı Kural: Hileden, desiseden endişe etme. Eğer birileri san tuzak kuruyor, zarar vermek istiyorsa, Tanrı’da onlara tuzak kuruyordur. Çukur kazanlar o çukura kendileri düşer. Bu sistem karşılıklar esasına göre işler. Ne bir katre hayır karşılıksız kalır, ne bir katre şer. O’nun bilgisi dışında yaprak bile kımıldamaz. Sen sadece buna inan!

Otuz Yedinci Kural: Tanrı kılı kırk yararak titizlikle çalışan bir saat ustasıdır. O kadar dakiktir ki sayesinde her şey tam zamanında olur. Ne bir saniye erken, ne bir saniye geç. Her insan için bir aşık olma zamanı vardır, bir de ölme zamanı.

Otuz Sekizinci Kural: ‘Yaşadığım hayatı değiştirmeye, kendimi dönüştürmeye hazır mıyım?’ diye sormak için hiçbir zaman geç değil. Kaç yaşında olursak olalım, başımızdan ne geçmiş olursa olsun, tamamen yenilenmek mümkün. Tek bir gün bile tıpatıp aynıysa yazık. Her an her nefeste yenilenmeli. Yepyeni bir yaşama doğmak için ölmeden önce ölmeli.

Otuz Dokuzuncu Kural: Noktalar sürekli değişse de bütün aynıdır. Bu dünyadan giden bir hırsız için bir hırsız daha doğar. Ölen her dürüst insanın yerini bir dürüst insan alır. Hem bütün hiçbir zaman bozulmaz, her şey yerli yerinde kalır, merkezinde… Hem de bir günden bir güne hiçbir şey aynı olmaz. Ölen her Sufi için Yeni bir Sufi daha doğar.

Kırkıncı Kural: Aşksız geçen bir ömür beyhude yaşanmıştır. Acaba ilahi aşk peşinde mi koşmalı, mecazi mi, yoksa dünyevi, semavi ya da cismani diye sorma! Ayrımlar ayrımları doğurur. AŞK’ın ise hiçbir sıfat ve tamlamaya ihtiyacı yoktur. Başlı başına bir dünyadır aşk. Ya tam ortasındasındır, merkezinde, ya da dışındasındır, hasretinde.

Bu kurallarla yaşayabilenlerden olmak dileğiyle,
Aşkla kalın… ;)

C'de "switch-case" Yapısı

Geçen yazıda if ile karşılaştırma yapmayı öğrenmiştik. Şimdi de if komutuna bir alternatif olan switch yapısını inceleyeceğiz.

switch komutu ile birlikte kullandığımız üç özel kelime daha var: case, default ve break. Şimdi bu üç kelimenin ne işe yaradığına bakalım. Okuduğumuz bir değişkeni karşılaştıracağımız seçenekleri “case” yapısını kullanarak belirleriz. “break” ile switch karşılaştırmasını bırakıp programımızın kaldığı yerden devam etmesini sağlarız. “default” ise adı üstünde varsayılan değer belirler. Eğer karşılaştırma yaptığımız değer “case”lerden birinde karşılık bulamazsa “default” ile belirlediğiniz yerden program akışı devam eder.

Şimdi bunların hepsini örnek bir program parçasında ile görelim. “sinif” adlı bir değişkenimiz olsun ve programımız girdiğimiz değere göre hangi sınıfı seçtiğimizi bize söylesin.

.
.
scanf("%d",&sinif);
switch(sinif)
{
case 1: printf("Birinci sinif secildi\n");
	break;
case 2: printf("Ikinci sinif secildi\n");
	break;
case 3: printf("Ucuncu sinif secildi\n");
	break;
case 4: printf("Dorduncu sinif secildi\n");
	break;
default: printf("Yanlis secim yaptiniz\n");
}
.
.
.

Kodlarımıza şöyle bir bakalım ve ne yaptığını anlamaya çalışalım. Öncelikle “sinif” adlı değişkene klavyeden değer okuduk. Bu değerin 4 girildiğini varsayalım. Bu durumda “case 4:” şeklinde belirttiğimiz yerdeki kodlar çalışacak, yani ekrana “Dorduncu sinif secildi” yazacak ve “break;” ile switch yapısından çıkacak. Eğer “sinif” değişkenine “case” ile belirtmediğimiz bir değer girilirse –mesela 5- bu kez ekrana “default” ile belirlediğimiz “Yanlis secim yaptiniz” yazısı gönderilecek.

switch komutunda case değerleri boş bırakılabilir. Şöyle ki:

.
.
scanf("%d",&x);
switch(x)
{
case 1:
case 2:
case 3:
case 4: printf("switch burada bitiyor");
	break;
}
.
.
.

şeklinde bir kod parçamız varsa ve x değerine 1,2 veya 3 girildiyse yine de gidip “case 4:” ile belirtilen işlem gerçekleştirilir. Sebebi şudur: case 1, case 2 ve case 3 bölümlerinde herhangi bir işlem tanımlanmamıştır ve “break;” komutu ile switch sonlandırılmadığı için, programımız “break;” ile karşılaşıncaya dek case işlemlerini sırayla yürütür. Bu yüzden karşılaştırma işlemimiz sona erdiğinde ve switch ile işimiz bittiğinde mutlaka “break;” ile switch’in içinden çıkılmalıdır.

switch yapısını da öğrendik. Sıra geldi (sonunda :)) döngülere. Konuyla ilgili bir sonraki yazıda while, do-while ve for döngülerinden bahsedeceğim. Esen kalın :)

C'de Koşul İfadesi - if

Değişken tanımlamayı, türlerini, printf ve scanf fonksiyonlarını öğrendikten sonra programlarımıza biraz daha işlev katacak olan seçme komutlarından ve döngülerden bahsedebiliriz.

“if” C dilindeki seçme komutudur. Türkçesi “eğer” olan bu komut, verdiğiniz şarta göre programınızın ne yapacağını belirler. Şart doğruysa yazdığınız işlemleri yapar, değilse bakmadan geçer. Nasıl kullanıldığını ve tam olarak ne işe yaradığını bir örnekle görelim:

Kullanıcıdan 3 tamsayı alıp, bunlardan en büyüğünü ekrana yazdıran örnek programımıza bir göz atalım.

#include <stdio.h>
int main(void)
{
	int sayi1,sayi2,sayi3,enbuyuk;
	scanf("%d%d%d",&sayi1,&sayi2,&sayi3);
	enbuyuk=sayi1;
	if(sayi2>enbuyuk) enbuyuk=sayi2;
	if(sayi3>enbuyuk) enbuyuk=sayi3;
	printf("Girilen en buyuk sayi: %d",enbuyuk);
	return 0;
}

Şimdi zaten biliyor olduğumuz tanımlama satırlarını atlayıp programcığımızın büyük sayıyı ne şekilde bulduğunu inceleyelim:

Kullanıcıdan aldığımız 3 adet sayının ilkini, yani sayi1 adlı değişkenin en büyük olduğunu varsaydık ve “enbuyuk” adını verdiğimiz değişkene bu değeri verdik. if(sayi2>enbuyuk) diyerek, en büyük olduğunu varsaydığımız sayıyı sayi2 ile karşılaştırdık. Eğer sayi2 daha büyükse “enbuyuk” adlı değişken sayi2’nin değerini alacak, değilse diğer satıra geçecek. Bir sonraki adımda yine aynı işlem tekrarlanacak. Bu kez sayi3’ün mü yoksa “enbuyuk” adlı değişkenin mi büyük olduğu kontrol edilecek. Hangisi daha büyükse “enbuyuk” adlı değişken o değeri alacak ve en sondaki “printf” ile kullanıcıya gösterilecek. İşte bu kadar basit…

“if” komutunun nasıl kullanıldığını anladığımıza göre “çift yönlü if” dediğimiz “if-else” yapısına bakabiliriz. Karşılaştırma mantığı birebir aynı olsa da, if-else ile şart sağlanmadığında programımızın ne yapması gerektiğini de belirtebiliyoruz. Yeni bir örnek yapmaktansa sadece bu kullanımı örnekleyen bir program parçasına göz atalım:

printf("Sartimiz saglanirsa toplami 1 arttiralim");
printf("Eger saglanmiyorsa da toplami 1 azaltalim");
if(sart>0) toplam=toplam+1;
else toplam=toplam-1;

Program parçacığında printf ile de yazdırıldığı gibi, eğer “sart” adlı değişken sıfırdan büyükse “toplam” değişkeni 1 arttırılıyor, değilse (else) bir azaltılıyor. 1 arttırma ya da azaltma işlemleri “toplam++;” ve “toplam–;” şeklinde de yapılabiliyor bu pratik değer atama yöntemini de burada belirtmiş olayım.

if ya da else ile kontrol ettikten sonra programımızın birden fazla işlem yapması gerekiyorsa köşeli parantezler ile kod bloğu oluşturuyoruz. Şöyle ki:

if(sart>0)
{
	toplam++;
	sayi1= yenideger;
	.
	.
	.
}

Bu yazı ile “if-else” komutlarını da kısaca tanımış olduk. Bir sonraki yazıda yine seçme komutlarından birisi olan “switch” komutundan bahsedeceğim. Böylece sonunda döngü (loop) komutlarına geçebileceğiz :)

Yine Proje, Yine Yeni Bir Dil

İkinci sınıf birinci dönemin başındayız. Yazmaya çalıştığım programa kafa yorarken C dilini nasıl öğrendiğimi (bu biraz iddialı oldu, göz aşinalığı haricinde hala bilmiyorum sayılır aslında) hatırladım. Geçen sene Algoritmalar ve Programlama dersimizde verilen bir proje ödevi sayesinde. Evet. Proje denilen şey önümüze koyulana dek C ile iki sayıyı toplama, çarpma, bölme işlemlerini kullanıyor programcıklar yazdığımızı sanıyorduk. Hoca proje olarak “Sen araba yarışı yapacaksın” dediğinde geçirdiğim şoku, yine bu senenin en başında, aldığım proje ödevi sayesinde geçirdim :D Katkıda bulunanlara teşekkür ediyorum :)

Neyse… Bu sefer aldığım projeyi daha önce hiçbir şekilde tecrübe etmediğim “pencere uygulamaları” ile yapmam gerekiyor. C dilini kullanıp siyah ekranda işlem yapan programlardan daha fazlasını hayal edemeyen birisi olarak bu işe “Nasıl yani?” şeklinde tepki verdim. “Nesneye Yönelik Programlama” adı verilen bu dersimizin hocasına “Hocam nasıl yapacağız?” diye sorduğumda gelen cevap gerçekten oldukça aydınlatıcıydı: “Öğreneceksiniz!” :D Türkçesi: Yine iş başa düştü, yeni bir dil, yeni bir proje ve uykusuz geceler beni bekliyor :)

Projenin içeriğini kısaca dinledim. C++, Java ya da C# dillerinden birisini kullanarak yazabileceğimi öğrendim. Önümdeki seçenekler belliydi tabi: ya haklarında hiçbir şey bilmediğim iki dilden birini (C++ ve Java) seçecektim ya da yazın biraz vakit harcayıp yüzeysel olarak öğrendiğim C#’ı. Hoş, C# dilini de sadece konsol uygulamaları için kullanıp, yine sayıları toplayıp çarpmakla geçirmiştim vaktimi :) Ama yine de karar verdim C# kullanacağım diye. Gazam mübarek olsun :)

Bu kararı verdikten sonra; biraz Sefer Algan’ın “Her Yönüyle C#” kitabıyla, biraz internette araştırdıklarımla, biraz arkadaşların yardımıyla, biraz da deneme/yanılma yoluyla, biraz merak, biraz da inançla C# hakkında küçük bir temel oluşturdum kendime ve Microsoft’un bize vermiş olduğu nimetlerden biri olan “Visual Studio 2008” ile projenin şeklini şemalini oluşturdum :) İş geldi kodlaya kodlaya o şekil şemale işlev katmaya.

İşlev kısmını da ufak ufak götürmeye çalışıyorum kendi çapımda. Öyle ya da böyle tamamlayacağım biliyorum çünkü elimiz mahkum :) Bir aydan daha fazla zamanım var sanırım projeyi bitirmek için. Başarabilirsem “Dershaneler İçin Ders Programı Oluşturma Programı” yazmış olacağım (ismi biraz tuhaf oluyor :)). Burada da yayınlarım kodları ve uygulamanın kendisini ki istekli arkadaşlara da bir örnek olur.

Projemi tamamlayana kadar C# kategorisine yazmaya ara veriyor, esenlikler diliyorum. Sağlıcakla kalın…

Neden Opera Kullanmalıyız?

Hayatımız internette geçiyor desek yalan olmaz sanırım. Arama motorlarını, forumları kullanıp öğrenmek istediklerimize bir tık ile ulaşıyoruz, e-posta alıp gönderiyoruz, yeri geliyor sohbet sunucularına bağlanıyoruz*, RSS okuyucumuzla haberleri takip ediyoruz vs…

Tüm bunları çeşit çeşit programlarla yapanlar mevcut olsa da bir kısmı var ki her şeyi tek program ile hallediyor: Opera kullanıcıları :) İnternet tarayıcıları arasında en az kullanım oranına sahip tarayıcılardan birisi ne yazık ki Opera. Yanlış hatırlamıyorsam 2003 yılında tesadüf eseri tanıştım Opera ile. Gün geçtikçe özelliklerini kavrayıp kullanmaya başlayınca anladım ki yıllarca Internet Explorer’ı boş yere kullanmışım. İşte o zamanlardan bu zamanlara hala şaşırıyorum böyle bir tarayıcı varken insanlar neden Internet Explorer kullanmaya devam ediyor :)

Bu kadar methettikten sonra birazcık daha ayrıntıya inelim Opera hakkında. Ne gibi özellikleri var, ne işleri görebiliyor kısaca göz atalım:

  1. Kendi içerisinde bir mail istemcisi var. POP destekli mail adreslerinizi ekleyip Outlook Express ya da Windows Mail gibi bir program kullanmanıza gerek kalmadan mail alıp gönderebilirsiniz.
  2. IRC kanallarına Opera ile bağlanabilirsiniz.
  3. Pop-up reklamları engelleyen bir programa ihtiyaç duymazsınız, çünkü opera engelleyebiliyor.
  4. Sayfaları Internet Explorer’dan kat kat daha hızlı açar. 10. versiyonunda eklenen “Turbo” özelliği ile yavaş bağlantılarda bile sayfalara hızlıca ulaşabilirsiniz.
  5. İstediğiniz sayfalar için kullanıcı bilgilerinizi kaydedebilirsiniz (kullanıcı adı, parola). Bu sayede oturum açmak bile bir eğlence haline gelir. Nasıl mı? Bkz. Madde 6 :)
  6. Klavye ve fare kısayolları sayesinde web’de gezintiden zevk alırsınız. Örneğin şifrenizi kaydettiğiniz bir sayfada oturum açmak için farenizin sol tuşuna basılı tutup sağ tuşa da basarsanız bilgilerinizi girip oturum açmış olursunuz. Aynı işi CTRL+Enter tuş kombinasyonu ile de yapabilirsiniz. Yine bir sayfa geri dönmek için sağ tuşa ardından sol tuşa basabilirsiniz. Tam tersi de bir sonraki sayfaya gider.
  7. Opera ile RSS haberleri çekebilirsiniz.
  8. Operayı indirme yöneticisi olarak kullanabilirsiniz. Dosyalarınızı indirme işlemini duraklatabilir, devam ettirebilirsiniz.
  9. Torrent programına gerek kalmadan opera ile torrent indirebilirsiniz.
  10. Güvenli bir tarayıcı kullanmış olursunuz.
  11. Sayfaları sekmelerde açmak günümüzün her tarayıcısında olan bir özellik. Ancak Opera bu işi 2000 yılında yaptı. Internet Explorer sekmeli yapıya 7 sürümü ile 2007 yılında kavuştu. Aradaki 7 yıllık sürede IE kullanıcıları çile çekti desek yalan olmaz :)
  12. Windows, Linux, Mac OS, FreeBSD, Solaris gibi işletim sistemlerinde çalışabilir.
  13. Programda bir hata olup aniden kapansa bile tekrar açtığınızda son kaldığınız yerden devam edersiniz.
  14. “Hızlı Erişim” sayesinde Opera anasayfasına sık kullandığınız siteleri ekleyip tek tıkla ulaşabilmenizi sağlar.
  15. Ve aklıma gelen son özelliği dil desteği vardır. Hemen hemen her dilde kullanabilirsiniz.

Artık Opera ile yapabileceklerinizi kısmen de olsa biliyorsunuz. Bu kadar güzellik bir arada sunulmuşken (Opera ücretsiz bir programdır) hala başka bir tarayıcı kullanmak ne kadar doğrudur bilemiyorum :)

Övgülerime burada son verip sizleri de Opera kullanmaya davet ediyor, internette gezinmekten, e-posta alıp göndermekten ve yukarıda yazdığım diğer tüm icraatlerden zevk almanızı öneriyorum :)

Hemen indirip bu özelliklerden faydalanmak için buraya tıklayabilirsiniz ;)

Başka bir yazıda görüşmek dileğiyle, kalın sağlıcakla…

NOT: Çok bir bilgim olmadığı için Firefox karşılaştırmasını yapmıyorum. Ama okuduklarımdan bildiğim bir şey var ki Opera, Firefox’tan daha az kaynak kullanıyor. Aslında bu da yeterli bir karşılaştırma değil mi? :)

*IRC kanalları sadece “çet” yapıp vakit öldürmek için değil, kullandığımız programlar hakkında destek almak için de kullanılıyor.